25 Ocak 2013 Cuma

Ocak bitmeden..



Belki doğduğum ay olduğundan, belki de kış insanı olduğumdandır bilemem ama Ocak ayı içimi ayrı bir huzurla doldurur.
Ocak ayı beyazdır, sakindir ve bana hep çocukken babamın anlattığı masalları hatırlatır. Eskiden tüm o masalları babamın benim için yazdığını ve o masalları bir tek benim bildiğimi düşünürdüm-- demek küçükken başlıyormuş kendimizi özel hissetme isteğimiz… ki bu konu başlı başına başka bir yazı konusu:)

Ocak ayı beyaz olduğu kadar da masalsıdır benim için. Ocak ayında karlar kraliçesi çıkar beyaz kalesinden dışarı. Ve yine Ocak ayında prenses krala onu tuz kadar çok sevdiğini söylediği için saraydan kovulur.

Ocak ayında açan çiçek çok kıymetlidir, içilen şarap, açan güneş, yaslanılan omuz, içilen sıcak çorba…her anın tadına varacağınız bir kış diliyorum.

Bahsettiğim masallar:
The Snow Queen - Hans Christian Andersen http://en.wikipedia.org/wiki/The_Snow_Queen
(Ayrıca Disney bu masalı film yapıyor. Film “Frozen-The Snow Queen” adıyla 2014 (hem de Ocak'ta!) Türkiye'de gösterime girecekmiş: http://www.imdb.com/title/tt2294629/?ref_=fn_al_tt_2)

Tuz prenses (bu hikayenin birkaç versiyonu var. Ama benim hatırladığım versiyonunu Google da bulamadım o yüzden link vermiyorum. Benim hatırladığım versiyonunda, babasını tuz kadar sevdiğini söyleyince saraydan kovulan prensesi koruyan ve haklı olduğunu göstermek isteyen bir peri, kralın ülkesini lanetliyor ve ülkede tuzların hepsi yok oluyordu!)

24 Aralık 2012 Pazartesi

2013'ün yolunu gözlerken..


Kendi bakış açımı değiştirmedikçe hiçbir yeni yılın “yeni” olmayacağını anlayacak kadar çok şey yaşamış olarak yazıyorum bu yılki “yeni yıl” yazımı. Ama işaretleri değerlendirmeden de edemiyorum. O açıdan sanki “geçen seneden daha çok şey bekle benden, geliyorum” diye de fısıldıyor yeni yıl kulağıma.
Ama belki de nokta koymak lazım bazı şeylere yeni yılla birlikte. Bitmeyen (ve bitmesi de çok işe yaramayacak) işler, başlanmış ama artık zaman ayrılmayan hobiler, çoktandır gidilmek istenip de gidilmeyen yerler, çoktandır söylenmek isteyip de söylenmeyen sözler, görmek isteyip de göremediklerimiz diye devam eden bir listesi vardır eminim herkesin. Malum internet, Twitter, Facebook özlü söz kirliliğine maruz kalıyoruz bu günlerde ya hani; yüzlerce kişi tarafından, yüzlerce kere paylaşılmış “Dedemin İnsanları” filminden bir cümle var: "Çünkü bilirsin noktayı koymak ne kadar zor olsa da tamamlanmış cümleler eksik kalmışlara göre daha az acı verir.” O yüzden aslında yeni yılda bu yönde adımlar atmak istiyorum. Bir şekilde nokta koymak gerekiyor ve bu iki şekilde oluyor: ya sonsuza kadar vazgeç ya da tamamla.
Bu önemli kararlar bir yana, bu sene kendime yapılacak minik ama mutlu edici bir yapılacaklar listesi hazırladım.
-          Sevdiklerine mektup/kart yaz, kendi elyazınla, renk renk, kokulu kokulu, süslü püslü.
-          Daha çok pekmezli süt iç, sıcak sıcak, her seferinde çocukluğuna göz kırparak.
-          Daha çok yemek ve pasta tarifi dene, başarısız olunca yeniden dene.
-          Kendine bir şövale al, resim çiz.
-          Bilmediğin semtlere git ve bilmediğin yeni restoranlar keşfet.
-          Fotoğraf çek, kendin için çek, projeye dahil olunca sorumluluğa dönüşünce yapamıyorsun.
-          Evde sürekli zencefil bulundur, çaya, limonataya, yemeklere ekle mutlu ol.
-          Surat astığın her an kendine gülümseyecek yeni bir şey bul.
-          Yorulduğunda dinlen, ama miskin olma.
-          Beklentilerini hayatındaki tek amaç haline getirme.
İşte yeni bir yeni yıl listesi, yapınca mutlu olacağım, yapmayınca çok da pişmanlık vermeyecek. Herkese tüm planlarını gerçekleştirebilecekleri, çok güzel bir yıl diliyorumJ

10 Aralık 2012 Pazartesi

Tarçın kokar Aralık..



Kalın giysilerime bürünüp huzur bulduğum, kendimi dinlediğim aylar geldi artık. En güzel Ece Temelkuran ifade etmiş olabilir neden kış aylarını sevdiğimi: “Kış kadınlarının zamanı geliyor..Yaz mevsiminin şımarıklığına ne yapsa ayak uyduramayan kadınların.” diyerek.

Yazınki o koşturmaca, o sıcaklar, o “evde oturup da ne yapacağım, atayım kendimi dışarı” telaşı biter. Ancak canım çok isterse ya da çıkmama değerse çıkarım evden. Dışarısı soğukken en çok da içimi ısıtmak isterim. Yaptığım işlere daha çok yoğunlaşırım ve kendimi daha çok dinlerim.

Evde daha çok zaman geçirdiğim için bir de daha çok yemek yaparım:) Kış ayları demek aşure demek, salep demek, sütlaç demek ve en önemlisi hepsine çok çok yakışan tarçın demek. O yüzden Aralık ayı baharat olsa tarçın olurdu bence; işte bol tarçınlı elmalı pasta yaptım geçen Pazar ben de. Daha önce yapmadığım için bir baz tarif gerekiyordu. Oktay Usta’nın sitesinden aldım tarifi ve yine ufak değişikliklerle bir şeyler yaptım kendimce. 


İşte tarifi:

Hamuru:
1 Su bardağı nişasta
1 çay bardağı sıvı yağ
1 yumurta
2 çorba kaşığı tereyağı (gramlı tarifleri hiç sevmiyorum yaşasın çorba kaşığı, bardak, kase vs.!)
2 çorba kaşığı yoğurt
Yarım paket kabartma tozu
1 paket vanilya
Aldığı kadar un (kulak memesi kıvamını bilmiyorsanız, elinize yapışmayacak ama aynı zamanda kuruyup dağılmayacak şekilde bir hamur diyebiliriz,  ama Oktay Usta’nın sitesinde yazan 16 çorba kaşığından da çok daha fazla un aldı benim karışım)

İç harcı:
2 çorba kaşığı toz şeker
3 çorba kaşığı pekmez (bunu da tarife ben ekledim ve süper oldu)
6 adet rendelenmiş ortaboy elma
3 tatlı kaşığı tarçın
(İsterseniz ceviz de koyun ben koymadım yine de beğenildi)



Yapılışı:
Tereyağını eritin, sıvı yağı da ekleyin, yumurta ve pudra şekeriyle çırpın. Sonra yoğurdu ve nişastayı ekleyip çırpın. En son vanilya, kabartma tozu ve un. Diğer yandan bir tavada rendelenmiş elmalar, pekmez, şeker ve tarçını bir tavada güzelce kavurun. Pişince pekmez tadı hiç gelmiyor ve karamelize olmuş bir elma tadı elde ediliyor. Hamuru ister kare yapıp içine bolca elma harcı koyup uçlarını bohça gibi birleştirerek, isterseniz de benim yaptığım gibi yuvarlak açıp yine içine bolca elma harcı koyup poğaça gibi sarabilirsiniz. Sonra da üstüne 2 küçük çizik. 190 dereceli fırında üzeri pembeleşinceye kadar pişirin ve üzerine pudra şekeri serperek servis yapın.

Mutfağınızdan güzel kokular eksilmesin :)

30 Ekim 2012 Salı

Ege'de sonbahar..

Her zaman koşturmacalı, hareketli tatiller yapamam; bazen durup hem zihnimi hem bedenimi dinlendirmem gerekir. Şimdi de Ege'deyim mevsimlerden en sevdiğim: ilkbahara özenen bir sonbahar. Etrafta yalnıca bir zamanlar sahibi olan terkedilmiş köpecik ve kediler, ucan kuşlar, ılık deniz ve ıssız kumsal, çiseleyen yağmur, toprak kokusu, çiğ taneleri ve ardından açan sıcacık güneş.. işte Ege'de bir sonbahar ve uzatmali tatilimden bazı ANlar..
Zıt istikametlere doğru yola cikarken

Sahildeki siteye terkedilmiş köpecik. İlk gun geldi, yemek yedi, oynadi sonra ortadan kayboldu:(

Hergün yemek saatlerinde yanımıza gelen ziyaretcimiz:)


Heryer mandalina dolu..bol bol doğal C vitamini.


Annem babam reçel yapmak için ayva soyarken..tabi ki ayvalar da agaçtan.


Henüz Ekim, havalar da hala guzel. Nerede bu insanlar?


Onlar gitmiş kopekleri kalmis geride.


Son bir kez kana kana su icmek istercesine, yere dusmus yaprak taneleri.


"Bir ciğ tanesi ol, kon dilimin ucuna.."


Sahile giden sokak da boş. 


Sarılalım, sarmaşalım da kurumasın canlansın der gibi.


Palmiyeler hep mutlu sanki.


Gökyüzü kumsalla bulusunca.


Şirinlik.


KEYİF!


DOST
 Bu kedicik de önümüzdeki yaza kadar yalniz:( Bekçiler besliyor yazlikçi sahipleri gelene kadar..


Asil.


Gercek ekmek odun ateşinde piser!


Eskiden kalma mutfak aletleri.


Ablam hep yanimda.


Ipek bocegi tirtiliymis bu..


CUMHURIYET BAYRAMI
 250 yasindaki dev cinar agaci, adi da demokrasi..




29 Eylül 2012 Cumartesi

Eylul biterken..




Sonbaharin belki de yilin en guzel ayi, ismi bile kulaga hos gelen Eylul. Uzun zamandir gecirdigim en tatsiz yila elveda demeye beni hazirlayan Eylul. Umut etmemeye her soz verdigimde sari yapraklara ragmen icimde umutlar yeserten ve deger verdigim insanlari yeniden gozden gecirmemi kulagima fisildayan Eyul.

Sana bir hoscakal demeden bitmeni istemedim. Bu harika havalar icin sana tesekkur etmeden gitmeni istemedim. Saridan, turuncudan, beyazdan ve renk renk ciceklerden sonra yeniden gorusmek uzere seneye.. 


26 Eylül 2012 Çarşamba

To Rome With Love

Mars Medya galasının ardından film gösteriminde seçilen filmdi Woody Allen’ın yeni filmi “To Rome with love”. Birkaç kadeh rose şarap ardından ve gece klübü modundan sıyrılıp salonlara girdik..Woody Allen’ın önceki filmi “Midnight in Paris” dolayısıyla yine beklentilerimiz yüksek!
Baştan sona aynı kişilerin devam eden tek bir hikayeleri yerine, hayatları bir yerde kesişen ya da tamamen birbirinden bağımsız kişilerin hikayesini anlatan filmleri daha çok severim; aynı bu filmde olduğu gibi. Umutları, zaafları, hayalleri, hataları, istekleri, gülünçlükleri ve hayal kırıklıklarıyla çok samimi karakterler var filmde. Film başlıyor ve siz onları tanımaya çalışırken birden bire kendinizi onların ruh hali içerisinde buluyorsunuz. Yaşınız kaç olursa olsun kendinizden bir şey bulabiliyorsunuz anlatılanların arasında; ve gerçek hayatta ciddiye alıp karalar bağlayacağımız bir olaya kıkır kıkır gülüyorsunuz. Senaryoda herşey çok tadında ve kıvamında, ne eksik ne de fazla. Tabi ki en sonunda filmdeki tüm karakterlerin bulunduğu şehir Roma’ya henüz gitmemişseniz gitmek isteyerek, gitmişseniz özleyip yeniden gitmek isteyerek çıkıyorsunuz salondan.
Sonrasında filmi izlediğiniz arkadaşınızla konuşurken küçük ama önemli bir detayı ikinizin de farklı yorumladığını görüyorsunuz – izlememiş olanları kızdırmamak için sadece ipucu vereyim Alec Baldwin karakteri.
Filmden gülümseyerek çıktık, Midnight in Paris’ten sonra yükselmiş olan beklentilerimiz karşılanmış şekilde. İzleyin, sonra da kendi hayatınıza dışarıdan bakın, sonra da çok kızdığınız bir olaya Woody Allen’ın gözüyle bakıp gülmeyi deneyin :)

23 Ağustos 2012 Perşembe

Las Vegas Notları..


Amerikalı bir arkadaşım “Las Vegas’ta kaç gün kalacaksınız?” diye sorduğunda ve ben “9 gece” dediğimde şaşırmıştı. O an anlamamıştım da şaşırmasının nedenini tatil sonrasında anlıyorumJ Evet Las Vegas’ta 9 gün kalmayı başardık ve tüm yorgunluğuna, tüm koşturmacasına değdi!
Yaşamadan bilemeyeceğiniz, google'dan çok da fazla bulamayacağınız ama Las Vegas’ta tatil planınız varsa yararlanabileceğiniz çok önemli ipuçlarını aşağıda sıralıyorum.
·         Ağustos'ta çok sıcak, çöl sıcağı, Florida’nın nemli sıcağının kuru hali! Öyle ki, aksam 9’da üstünüze öğle güneşi vuruyormuş hissi var.
·         İç mekânlar ise -özellikle Casinolar- tam tersi: BUZ gibi. Ama öyle insani boyutlarda bir soğuk değil kışın açıkta kalmış hissi veriyor üzerinizde hırka, ceket vs. yoksa.
·         Tam bir “free wi-fi” cennetiJ Mc Donalds’larda, Starbucks’larda, hemen hemen tüm mağaza zincirlerinde (Best Buy, Macy’s, Barns&Nobles…) ve AVM’lerde free wi-fi bulabiliyorsunuz. Otelinizde internet ücretliyse almanıza hiç gerek kalmıyor. Vegas’tan sonra yaptığımız LA ve San Diego gezilerinde Las Vegas kadar yaygın bir ücretsiz internete rastlayamadık. Viva Las Vegas!!
·         Büyük otellerin hepsi “Strip” denilen caddede yan yana. Fakat sakın bulunduğunuz yerden bakıp “5 dakika yürüme mesafesi” diyerek gideceğiniz yere yürümeye kalkmayın! Özellikle şıkır şıkır giyindiyseniz ve ayağınızda topuklular varsa asla. Çünkü karşıdan karşıya geçişler genelde üst geçitlerden yapılıyor. İki kere karşıdan karşıya geçmek için 4 kere merdiven tırmanmak ya da asansöre yürümek zorunda kalıyorsunuz. 5 dakikalık mesafe oluyor size 20 dakika. Üstelik ilk maddede bahsettiğim çöl sıcağını da hesaba katacak olursanız işin ciddiyetini anlarsınız.
·         Büyük otellerin gece kulüplerinin “guest list”leri oluyor. Onlara adınızı yazdırıp saat 10 civarı giderseniz çok rahat ediyorsunuz, 12’den sonra oluşan ve görevliye bahşiş vermediğiniz sürece en az 40 dakika bekleyerek girebildiğiniz kuyruklara kalmıyorsunuz. Üstelik “Lady’s free until midnight!” gibi fırsatlardan yararlanabiliyorsunuzJ
·         Alışveriş, pool party, otel gezme ve fotoğraflama, kumar, gece klübü, şovlar, yemek vs. yapacak o kadar çok şey var ki; zamanınızı iyi planlarsanız her şeye yetişebilirsiniz. Casino’larda oksijeni bastıklarından uykunuz gelmediği için zaten normalden daha çok zaman yaratabiliyorsunuz. Ama bizim gibi 9 gün kalacaksanız o yorgunlukla sakın “bir dinleneyim” diye yatağa uzanmayın. Gözünüzü açtığınızda ertesi sabah olmuş oluyor ve siz koca bir geceyi uyuyarak geçirmenin hüznüyle yeniden koşturmaya başlıyorsunuzJ
·         Benim gibi “kapitalist düzen”, “reklam tuzağı bunlar” diyerek önyargı yapmayın ve satılan ürünleri almasanız da Coca-cola ve M&Ms’in mağazalarını mutlaka gezin. Satılan ürünler diğer her yerden daha pahalı olsa da mağazalar çok eğlenceli ve renk renk. M&Ms’de 3 boyutlu mini bir sinema keyfi, Coca-cola’da da diğer 12 ülkeden “Cola tasting” yapabilirsiniz.
·         Şovların biletlerini sabah erkenden genelde aynı gün için ya da bazen bir gün önceden satışa sunuluyor. Tix 4 sale gibi yerlerden biletleri daha ucuza alabiliyorsunuz. Tüm şovları gözden geçirip hangilerine hangi gün gitmek istediğinize karar verip, şovuna göre her gün ya da bir gün önceden gitmek istediğiniz şov için biletinizi bilet gişesi açılır açılmaz alın. Daha geç saatlerde biletin tükenmesi yüzünden hayal kırıklığına uğramayın. Biletinizi aldıktan sonra da şovun yapılacağı otele giderek kendinize erkenden güzel bir yer rezerve edin. Çünkü Tix 4 sale’den sadece bilet alıyorsunuz ve sonrasında yerinizi otellerin “Box Office” denilen gişelerinden ayırtabiliyorsunuz.

Şimdilik aklıma gelenler bu kadar. Ama yukarıdaki ipuçları 9 günde gezip gördüklerimin sadece %10’u diyebilirim. California yakınlarına, ya da Nevada'ya yolunuz düşerse, uçaktan bir bilgisayar oyununun içine iniyormuş hissi veren ve hiç uyumayan bu şehri de görmeden etmeyin.