nilay aslan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nilay aslan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2014 Pazar

Our minds..

Emancipate yourselves from mental slavery, none but ourselves can free our minds!

Bob Marley

Zihinsel kölelikten kurtulun, zihnimizi yalnızca kendimiz özgür bırakabiliriz!

Bob Marley



30 Kasım 2013 Cumartesi

LOVE ROUTINE, HATE ROUTINE

Routine is peaceful yet scary.

One morning you can just wake up and say "Hey, today I will do everything differently" and you just use another route to work.

Well, not much to say about routine and below is what I feel about it.




Styling and Modeling: Özge Çelik
Photographs: Nilay Aslan

12 Kasım 2013 Salı

El izleri


El, insan vücudunun ve kişinin özelliklerini yansıtan en önemli organlardan bir tanesidir. Kişinin vücut sağlığına dikkat edip etmediği, mesleği, genel hassasiyet durumu gibi pekçok şey ellerinden anlaşılabilir. Elde irili ufaklı yirmi yedi tane kemik vardır. (http://tr.wikipedia.org/wiki/El)

Bir bebek gelir dünyaya. Görmez, bilmez, korkar..avuçlarının içinde hisseder annesinin parmağını, sıkıca kavrar elleriyle. Anneyle, insanla, doğayla ilk temasıdır o ve hiç kimse söylememiştir ona elini veren birinin parmağını sıkıca kavramasını. Elleriyle tanışır anneyle ve dünyayla, sıkıca tutar bırakmaz.

Birbirini tanımayan iki kişi elini uzatır birbirine. İlk izlenim o anda edinilir, mesafeli midir karşıdaki, ilgili mi, samimi mi o an bir fikir edinilir. Eski zamanlarda insanların silahsız olduklarını kanıtlamak için birbirlerine ellerini göstermesiyle oluşmuştur bu tanışma ritüeli aslında. 

İki dost oturmaktadır yan yana; birinin eli diğerinin omzunda. Konuşmaya gerek yoktur. “Yanındayım” der dostu ihtiyacı olana bir dokunuşla. “Geçecek” der, “güçlü ol” der, “dert etme” der. İhtiyacı olan kişi neyi duymak istiyorsa onu der omuzdaki o el.

Bir çiftçi elleriyle tohum serper bereketli topraklara. Elleriyle sular, elleriyle çapalar, elleriyle bakar. Makineler hiçbir zaman tamamıyla yerine geçemez o ellerin. Toprak demek el demek, el emek demektir kanımca.

Ellerini gökyüzüne kaldırır isyan eder, dua eder, umut eder, şükreder insanoğlu. Ellerini yüzüne kapatarak şaşırır, utanır, ağlar, gizler, sevinir. El ele tutuşarak aşkla tanışır iki küçük kalp. Ele ele tutuşup yürür iki küçük dost. El izleri insanın her yaşında, hayatın her yerindedir.

“El ver” deriz yardım isteyince, “el at” deriz şu işe, “el emeği göz nuru”dur, “el işi”dir çoğu zanaat. “El ele verip” üstesinden geliriz sorunların, “el elden üstündür” deriz gurur yapmadan. “El sallarız” birbirimizi bir kez daha görmeyi umut ederek.

Işıkla, renkle, gölgeyle, dokuyla, hareket ederek, şekle girerek eller çok yakışır fotoğraflara. Fotoğraflarımda başrol bu sefer ellerde.









Not: El modelliğimi yapan Gözde Varışlı'ya teşekkürlerimle:)

24 Ekim 2013 Perşembe

Tatil, bisiklet ve sonbahar

Kuşadası-Gün Batımı
Kendini işsiz sanacak kadar çok uzun süren tatil biter. Kilo aldığını fark edersin.  Yemek yapma, düşünme, fotoğraf çekme, öylesine durma ve tekrar düşünme fırsatın olmuştur bolca. Senden hiç bir şey beklenmemiştir bu süre zarfında, hiç bir sorumluluk yoktur omuzlarında. O yüzden, bolca düşünürsün mutlu musun, beklenti içinde mi, pişman mısın, müteşekkir mi..,

Bazı duygular keşfedersin içinde, aynı bisiklete binmek gibidir bu hisler de: uzun süre içinde hissetmediğinden gitmiş sanırsın ama bir gülüş, bir söz, bir tadla geri döner. Birazcık için sızlar sonra gerçek dünyaya dönersin o hislerin cazibesine kapılmadan; çünkü arkasından gelecek gözyaşları korkutur gözünü. Birazcık anımsayıp güzel yanlarını hissettiklerinin, birinin arkasına bile bakmadan çekip gitmesini izler gibi öylece izlersin. Bisiklet sürerken rüzgarın yüzüne çarpması sarhoş etmiştir zamanında seni de, bir daha bisiklete binmek istemeyecek kadar kötü düşmüşcesine veda edersin o hislere işte.  

Yoğunluktan bunları düşünmeye fırsatının olmadığı, seni içine alan, yoğuran, değiştiren, özlem dolu ama yenilikleri de içinde barındıran ve sürprizleri olduğunu umduğun şehir artık seni çağırmaktadır. Dönüş valizine tüm getirdiklerinin yanında bu duyguları yerleştirip o şehre koşarsın. Umut ederek; bir gün bisikletten düşmüş birinin bisiklete korkmadan binebilecek cesareti tekrar içinde hissedebileceğini. 

Nice uzun, kafa dinlemeli, sorgulamalı tatillere..


Şirince yolları-Basmaya kıyamam

17 Eylül 2013 Salı

Eylül'de Murakami Başkadır



Bu yıl çabucak Eylül oldu, Eylül oldu ve hava çabucak soğudu. Eylül her sene olduğu gibi bu yıl da huzur dolu.


Bu yılki Eylül’üme Haruki Murakami damgasını vurdu. Yazın okunan 1Q84’ün etkisiyle, “Sputnik Sweetheart”ı bitirdim, yetmedi Sahilde Kafka’ya başladım bu ay; ve öteki dünyaların öyküleri yeni yeni soğumaya başlayan, bir ılık bir serin, kararsız havaya çok yakıştı! Bu Eylül Haruki Murakami’nin kitapları Hermann  Hesse’in yanında yerini aldı en favorilerim arasında.


Hermann Hesse’in hikayelerindeki “büyünün” farklı bir coğrafyaya uyarlanmış halini buldum Murakami’nin kitaplarında. Çok mutlu oldum! Sidarta ile Hindistan’a gitmek istemiştim 13 yıl önce, şimdi koşa koşa Japonya’ya!


Kitapta anlatılan Japon karakterleri canlandırdım kafamda, kitaptaki kahramanların dinledikleri müzikleri dinledim tekrar tekrar. Kitabı sadece okumadım..merak ettim-okudum, okudum-şaşırdım, şaşırdım-hayran oldum, hayran oldum-araştırdım, araştırdım-öğrendim kitabı okudukça.


Bu Eylül de şaşırtmadı beni huzur doldu, bana yeni başlangıçlar sundu.


Şimdi sıra tüm koşturmaca ve telaşın ardından karbeyaz Ocak’ta.. O zamana kadar herkese huzur dolu bir sonbahar diliyorum!


İlk göz ağrısı..1Q84

Milan-Sputnik Sweetheart

Sıradakiii!
Trende Murakami keyfi:)


29 Mayıs 2013 Çarşamba

Empati yazilari - 1





"Hikayelerini bilmediklerimizdir en çok düşman olduklarımız" (Slavoj Zizek)


Bu cumle, empati hakkinda yazilacak onlarca sayfanin ozeti aslinda..cunku empati yapamadiklarimiz aslinda tam olarak anlayamadiklarimizdir. "Neden oyle diyor", "Neden oyle yapti", "Neden beni anlamiyor" diye hep soru isaretleri vardir empati yapamadigimiz insanlar icin kafamizda. Ve hemen kendimize gore veririz cevaplari. Onyargilarimiz yuzunden ve olaya karsi KENDI bakis acimiz cercevesinde baktigimizdan, karsimizdaki insani anlamadan, aslinda ondan almamiz gereken ama KENDI yarattigimiz o cevaplara inaniriz.

Arkadas, aile, komsu ya da yoldan gecen bir yabanci hic farketmez. Empati yapabildigimiz zaman kazaniriz bir insani. Empati yapamayip kendi dar cercevemizde kalinca da kaybederiz, yipratiriz her turlu iliskiyi.


Dedim ya en basta..Yazacak, soylenecek cokca kelam var bu konuda. Empati benim tek kelimelik mottom insan iliskilerinde. Hatta empatiyi abartip kendime zarar vermemem gerektigini ogrenmeye calisan bir insan olarak, hem de empati yapmayi insanlara ogretmeyi kendine misyon edinmis biri olarak buraya kucuk bir not duserek baslamak istedim bu konudaki yazilarima. Cok basit, tek sormaniz gereken "onun yerinde olsam, onun icinde bulundugu kosullar icerisinde bulunsam ne hissederdim, ne yapardim?". Sonrasi kendiliginden gelisiyor zaten, hersey duzeliyor.


Ozellikle sevdiginiz insanlara sikica tutunun, ve onlara kizinca kendinizi onun yerine koyun. Hikayesini bilin, dusman olmayin..Ictenlikle kalin!





21 Mart 2013 Perşembe

Siir gunu hatirina siir tadinda



"Balkonumdaki sumbulum acti mi bahar gelmistir"
Siir gunuymus bugun,ayrica  ekinoksmus, "down sendromu farkindalik haftasi" ve nevruz ayni zamanda.. Ayni gunde kocaman anlamlar. Martmis aylardan, baharmis mevsimlerden, gun guzel gecmis ve dostlarla keyifli bir sohbetle bitmis.

Keyifli bir sohbetle bitti gun ve ben daldim dusuncelere. Hayallerimi aldim elime, geldim evime.. Dileklerim hep dilimde; yanimda olmak isteyen insanlar yanimda olsun ve iyi insanlar.. ve HUZUR olsun.  Oykum kaldigi yerden devam etsin.

Siir gununuz kutlu olsun!

EVRENSEL BALLAD

Bir öykümüz olsa, duyan öyküsü sansa..
Öykümüz böylece dallanıp-budaklansa..
Bir sevi'den, bir övü'den, o bizim öykümüzden
Giderek buluşan eller evreni sarsa..
Öykümüz de büyür büyüklüğümüzden;
Herkes sevi'sinde evreni kucaklarsa.


Ozdmeir Asaf

14 Mart 2013 Perşembe

Bir plaza calisaninin orguyle imtihani..


Bir bereyle baslayan orgu hevesimi ilerletmekti sadece amacim. Hic dank etmedi ki bir bereyi bile 1 hafta10 gunde bitirebilmem. E yun de almistim birsuru Eminonu’nden. Once ‘selanik modeli’ nasil orulur youtube araciligiyla bir guzel ogrendim. Sonra 100 ilmek at, dumduz or, yeterli uzunluga gelince ucunu birlestir tak boynuna. Yani ben oyle saniyordum..
Disari cikmaya mecalim olmadigi bir gun basladim ormeye is donusu. Bilgisayarda aylardir bitiremedigim dizinin 4. sezonu acik. 1 bolumde ancak 5-6 sira orebildigimde nasil bir ise giristigimi anladim. 'Oyle annelerin, teyzelerin ordugu kadar hizli olmayacak bu is anlasilan' dedim. Sonra 1 hafta gecti ben tekrar sislerimi aldim elime. Bu sefer kararliydim, oyle 2-3 sira orerek bitmeyecekti bu boyunluk. Siz deyin uc ben deyim dort saat sonra bitti boyunlugum. Cok da hos oldu. Ama ertesi gun cikti acisi ortaya; omuz boyun iptaldi, ustelik gunlerden Pazartesi!

Bir de ‘ne oldu’ diye soranlara ‘orgu ordum uzun sure, boynum tutuldu’ deyinceki bakislari paha bicilemez..Plaza insanisin sen orgu senin neyine di mi, haftasonu Uludag’a git, Yoga yap, ne biliyim birsuru moda hobi var. Neyse ki yilda bir iki wakeboard yapiyorum da kurtariyorum karizmayi.

Orgu? Tabi ki yine orecegim! Daha sirada gelecek kis icin orecegim sari angora kazagim var. Ama bu sefer yavas yavas, onumde daha on ay var..Agrisiz, sizisiz bol hobili gunler:)
 

3 Mart 2013 Pazar

Göz G-öre G-öre biter kış!

Şubat ayında çocukluğumda annemden öğrendiğim ama simdiye kadar zaman ayiramadiğim “örgü”ye ağirlik verdim; bu sayfaya “Her Telden” demenin hakkini vermek adına ;)

Kis mevsimini uğurlarken ördum de ördum. Kötü düsünceler aklima giremedi ben hangi ilmeği ne yapacağimi,  kac sira öreceğimi,  ne renk yun kullanacağimi dusunmekle meşgulken!  Ve ortaya sevimli berelerim, dusunduğumden biraz daha büyük ama yine de kullanisli boyunluğum cikti :)

Orgü örmeye baslamam Aydin'da ablamla alisveriş yaparken başladi. Bu beyaz ve lacivert yumakları aldim boyunluk örebilmek icin.

Oncesinde model denemeleri yapmak icin saatlerce örüp ve 4-5 kere zamanima yana yana ördüklerimi söktüm. Sonradan sadece lacivert yünlerim icin ve 6 sira harosa 3 sira düz seklinde örüp boğum boğum görünen bu bildigim modeli sectim. Annemin de yardimiyla kış bitmeden kullanabildim.


Sonra tamamen benim kendi emeğimle  beyaz ve kircilli yumaklardan olusan ponponlu beremi ördüm. 60 ilmekle baslayip beyaz kismi lastik olarak ördükten sonra ilmekleri 2 kati arttirarak kircilli yüne geçtim. (120 ilmek olacak sekilde) Bir sira 6 düz  4 ters, bir sira tamamen ters seklinde örerek son 5 parmak uzunluk kalinca her sırada 2 ilmekte 1 ilmek keserek örgüyü 50 ilmege düsürdüm.


Berenin en zevkli kismi ponpon yapmakti :) 2 adet tekerlek seklinde kesilmiş karton parcasina ipi dolayip keserek pofuduk bir ponpon olusturdum (youtube'da detayli anlatimlar var)


Hemen aksamina beremi takabildim :)


Sirada sari angora yunlerimle öreceğim kazak var. Onu da ancak gelecek kişa bitirip giyerim sanirim.

Bol hobili, stressiz gunler!


14 Şubat 2013 Perşembe

Hayat Bahanelerle Güzel

Çok önceleri, nerede ne zaman okudum hatırlamıyorum ama insanlar sahip oldukları bilezik, saat, yüzük gibi bir eşyayı kaybettiklerini öğrendiklerinde hissettikleri “anlık” acıyı (süreden de emin değilim de) birkaç gün hissetmeye devam etseler ölürlermiş. Bu ve benzeri ne çok durumla karşılaşıyoruz büyük, küçük ne çok acı yaşıyoruz. Kötü sözler, gidişler, vefasızlıklar, unutulmalar, keşkeler, niyeler, ümitsizlikler, bekleyişler,…derken koşturmaya devam ediyoruz işte. Çünkü kendimizi korumak için her yaşta, yaşamın her anında, her durumda kullanabileceğimiz bahanelerimiz var.

İyi ki de var. Yoksa aynı bedensel olarak kötü hissettiğimizde psikolojimizin de kötü etkilendiği gibi, psikolojik olumsuzluklardan da bedenimiz etkileniyor ve hastalık belirtisi olarak tepki veriyor. Hatta buna tıpta “somatoform bozukluk” deniyor; yani bu linkte açıklandığı şekilde psikolojik acının bedenselleştirilmesi.

Bugün sevgililer günü ve “sevgilimin olmayışı hiiiç umrumda değil; hem kapitalizmin oyunları bunlar” diyerek her duruma, koşula uygun, her yaşta insanın kullanabileceği ve kendimizi iyi hissetmemizi sağlayacak bahanelerimizi aşağıda sıralıyorumJ

Planladığımız tatili yapamayınca: Seneye daha erken planlar giderim zaten uçak biletleri çok pahalıydı.
Beklediğimiz mesaj gelmeyince: Belki de benim mesaj atmamı bekliyordur, ben atayım.
İstediğimiz elbiseyi alamayınca: Modası geçince giyemeyecektim, istediğim rendi de yoktu.
Bir dersten kötü not alınca: Gelecek dönem düzeltirim.
Sevgilimizden ayrılınca: Kendi kaybeder.
Aldatınca: Bir anlıktı, onu sevmiyorum, seni seviyorum, bir daha olmayacak.
Aldatılınca: Bir anlıktır, beni seviyor ve şuan benimle birlikte, hem bir defadan bişey olmaz.
Hakkında dedikodu yapılınca: Kimin hakkımda ne düşündüğü önemli değil.
İşten ayrılınca: Sevmediğim işi yapamazdım.
İşten ayrılmak isteyip ayrılamayınca: Şu şartlarda iş bulmak zor, hem belki de gittiğim yerde daha mutsuz olacağım.
Çocuğun tembelse: Zeki ama çalışmıyor.
Çocuğun yaramazsa: Hiperaktif benim çocuk, fazla zekadan oluyormuş.
Erkek arkadaşın çirkinse: Ama çok sempatik
Kız arkadaşın çirkinse: Ama çok iyi bir kız.
Kiloluysan: Ne yesem yarıyor, aman ben bu şekilde mutluyum.
Zayıfsan: Yiyorum yiyorum kilo alamıyorum, aman ben bu şekilde mutluyum.
Kocan eve geç geliyorsa: Çok çalışıyor, işkolik benim kocam.
Fotoğraf kötü çıkınca: Hiç fotojenik değilim.

Ve her koşula uygun bahanelerimiz DÜNYANIN SONU DEĞİL Kİ ve HERŞEYDE BİR HAYIR VARDIR..

Bu gibi bahaneler bulun işler yolunda gitmeyince. ya da bir şekilde kendinizi şımartın!

Şu tatlıyı yerken dünyayı unuttum ben geçen mesela!
Kafanıza hiçbir şeyi takmayacağınız, güzel bir gün diliyorum..

25 Ocak 2013 Cuma

Ocak bitmeden..



Belki doğduğum ay olduğundan, belki de kış insanı olduğumdandır bilemem ama Ocak ayı içimi ayrı bir huzurla doldurur.
Ocak ayı beyazdır, sakindir ve bana hep çocukken babamın anlattığı masalları hatırlatır. Eskiden tüm o masalları babamın benim için yazdığını ve o masalları bir tek benim bildiğimi düşünürdüm-- demek küçükken başlıyormuş kendimizi özel hissetme isteğimiz… ki bu konu başlı başına başka bir yazı konusu:)

Ocak ayı beyaz olduğu kadar da masalsıdır benim için. Ocak ayında karlar kraliçesi çıkar beyaz kalesinden dışarı. Ve yine Ocak ayında prenses krala onu tuz kadar çok sevdiğini söylediği için saraydan kovulur.

Ocak ayında açan çiçek çok kıymetlidir, içilen şarap, açan güneş, yaslanılan omuz, içilen sıcak çorba…her anın tadına varacağınız bir kış diliyorum.

Bahsettiğim masallar:
The Snow Queen - Hans Christian Andersen http://en.wikipedia.org/wiki/The_Snow_Queen
(Ayrıca Disney bu masalı film yapıyor. Film “Frozen-The Snow Queen” adıyla 2014 (hem de Ocak'ta!) Türkiye'de gösterime girecekmiş: http://www.imdb.com/title/tt2294629/?ref_=fn_al_tt_2)

Tuz prenses (bu hikayenin birkaç versiyonu var. Ama benim hatırladığım versiyonunu Google da bulamadım o yüzden link vermiyorum. Benim hatırladığım versiyonunda, babasını tuz kadar sevdiğini söyleyince saraydan kovulan prensesi koruyan ve haklı olduğunu göstermek isteyen bir peri, kralın ülkesini lanetliyor ve ülkede tuzların hepsi yok oluyordu!)

24 Aralık 2012 Pazartesi

2013'ün yolunu gözlerken..


Kendi bakış açımı değiştirmedikçe hiçbir yeni yılın “yeni” olmayacağını anlayacak kadar çok şey yaşamış olarak yazıyorum bu yılki “yeni yıl” yazımı. Ama işaretleri değerlendirmeden de edemiyorum. O açıdan sanki “geçen seneden daha çok şey bekle benden, geliyorum” diye de fısıldıyor yeni yıl kulağıma.
Ama belki de nokta koymak lazım bazı şeylere yeni yılla birlikte. Bitmeyen (ve bitmesi de çok işe yaramayacak) işler, başlanmış ama artık zaman ayrılmayan hobiler, çoktandır gidilmek istenip de gidilmeyen yerler, çoktandır söylenmek isteyip de söylenmeyen sözler, görmek isteyip de göremediklerimiz diye devam eden bir listesi vardır eminim herkesin. Malum internet, Twitter, Facebook özlü söz kirliliğine maruz kalıyoruz bu günlerde ya hani; yüzlerce kişi tarafından, yüzlerce kere paylaşılmış “Dedemin İnsanları” filminden bir cümle var: "Çünkü bilirsin noktayı koymak ne kadar zor olsa da tamamlanmış cümleler eksik kalmışlara göre daha az acı verir.” O yüzden aslında yeni yılda bu yönde adımlar atmak istiyorum. Bir şekilde nokta koymak gerekiyor ve bu iki şekilde oluyor: ya sonsuza kadar vazgeç ya da tamamla.
Bu önemli kararlar bir yana, bu sene kendime yapılacak minik ama mutlu edici bir yapılacaklar listesi hazırladım.
-          Sevdiklerine mektup/kart yaz, kendi elyazınla, renk renk, kokulu kokulu, süslü püslü.
-          Daha çok pekmezli süt iç, sıcak sıcak, her seferinde çocukluğuna göz kırparak.
-          Daha çok yemek ve pasta tarifi dene, başarısız olunca yeniden dene.
-          Kendine bir şövale al, resim çiz.
-          Bilmediğin semtlere git ve bilmediğin yeni restoranlar keşfet.
-          Fotoğraf çek, kendin için çek, projeye dahil olunca sorumluluğa dönüşünce yapamıyorsun.
-          Evde sürekli zencefil bulundur, çaya, limonataya, yemeklere ekle mutlu ol.
-          Surat astığın her an kendine gülümseyecek yeni bir şey bul.
-          Yorulduğunda dinlen, ama miskin olma.
-          Beklentilerini hayatındaki tek amaç haline getirme.
İşte yeni bir yeni yıl listesi, yapınca mutlu olacağım, yapmayınca çok da pişmanlık vermeyecek. Herkese tüm planlarını gerçekleştirebilecekleri, çok güzel bir yıl diliyorumJ

10 Aralık 2012 Pazartesi

Tarçın kokar Aralık..



Kalın giysilerime bürünüp huzur bulduğum, kendimi dinlediğim aylar geldi artık. En güzel Ece Temelkuran ifade etmiş olabilir neden kış aylarını sevdiğimi: “Kış kadınlarının zamanı geliyor..Yaz mevsiminin şımarıklığına ne yapsa ayak uyduramayan kadınların.” diyerek.

Yazınki o koşturmaca, o sıcaklar, o “evde oturup da ne yapacağım, atayım kendimi dışarı” telaşı biter. Ancak canım çok isterse ya da çıkmama değerse çıkarım evden. Dışarısı soğukken en çok da içimi ısıtmak isterim. Yaptığım işlere daha çok yoğunlaşırım ve kendimi daha çok dinlerim.

Evde daha çok zaman geçirdiğim için bir de daha çok yemek yaparım:) Kış ayları demek aşure demek, salep demek, sütlaç demek ve en önemlisi hepsine çok çok yakışan tarçın demek. O yüzden Aralık ayı baharat olsa tarçın olurdu bence; işte bol tarçınlı elmalı pasta yaptım geçen Pazar ben de. Daha önce yapmadığım için bir baz tarif gerekiyordu. Oktay Usta’nın sitesinden aldım tarifi ve yine ufak değişikliklerle bir şeyler yaptım kendimce. 


İşte tarifi:

Hamuru:
1 Su bardağı nişasta
1 çay bardağı sıvı yağ
1 yumurta
2 çorba kaşığı tereyağı (gramlı tarifleri hiç sevmiyorum yaşasın çorba kaşığı, bardak, kase vs.!)
2 çorba kaşığı yoğurt
Yarım paket kabartma tozu
1 paket vanilya
Aldığı kadar un (kulak memesi kıvamını bilmiyorsanız, elinize yapışmayacak ama aynı zamanda kuruyup dağılmayacak şekilde bir hamur diyebiliriz,  ama Oktay Usta’nın sitesinde yazan 16 çorba kaşığından da çok daha fazla un aldı benim karışım)

İç harcı:
2 çorba kaşığı toz şeker
3 çorba kaşığı pekmez (bunu da tarife ben ekledim ve süper oldu)
6 adet rendelenmiş ortaboy elma
3 tatlı kaşığı tarçın
(İsterseniz ceviz de koyun ben koymadım yine de beğenildi)



Yapılışı:
Tereyağını eritin, sıvı yağı da ekleyin, yumurta ve pudra şekeriyle çırpın. Sonra yoğurdu ve nişastayı ekleyip çırpın. En son vanilya, kabartma tozu ve un. Diğer yandan bir tavada rendelenmiş elmalar, pekmez, şeker ve tarçını bir tavada güzelce kavurun. Pişince pekmez tadı hiç gelmiyor ve karamelize olmuş bir elma tadı elde ediliyor. Hamuru ister kare yapıp içine bolca elma harcı koyup uçlarını bohça gibi birleştirerek, isterseniz de benim yaptığım gibi yuvarlak açıp yine içine bolca elma harcı koyup poğaça gibi sarabilirsiniz. Sonra da üstüne 2 küçük çizik. 190 dereceli fırında üzeri pembeleşinceye kadar pişirin ve üzerine pudra şekeri serperek servis yapın.

Mutfağınızdan güzel kokular eksilmesin :)

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Beynimizin icindeki kucuk kaliplar..



Evet onlardan hepimizde birsuru var. Kisiler icin kullandigimiz iyi anne kalibi, iyi sevgili, iyi arkadas, iyi baba, iyi es kalibi. Sonra kavramlar icin; nasil gercekten sevilir, nasil basarili olunur, neden nefret edilir, neler hosgorulur kaliplari..ve daha niceleri.

Biriyle tanistigimiz zaman yaptigimiz ilk is (hata) o kisiyi beynimizdeki kaliplardan birine yerlestirmek olur. Mesela `hah bu simarik bi kisi’ der o kaliba yerlestiririz birini ve zaman gecirdikce ‘ya iyi biriymis aslinda’ der ‘iyi arkadas’ kalibina tasiriz onu ordan-halbuki o da bir muammadir. Zamanla, mekanla, durumla degisecek mi o ‘iyi arkadas’ kavrami bir kere..bunlari dusunmeden yeni kalibini seciveririz kisinin hemen.

Biz kizlar asik oluruz ornegin ‘Iyi sevgili’ kalibimiza uydugunu dusunerek onun. Hem gelecekte de ‘iyi baba’ kalibina uyar diye hayal ederek. Iste her kalp acisinin ilk adimini sevgili adayimizi o kaliba yerlestirmekle yapariz. ‘Adam degilmis’ deriz ayrilinca,‘degisti’ deriz ve aslinda inkar ederiz asil en basta bizim onu yanlis kaliplara gore degerlendirdigimizi. Cunku o kaliplardir ki birini tanimamiza engel olan. ‘O iyi sevgilidir aldatmaz’, ‘o iyi arkadastir sir tutar’,’o iyi yoneticidir dogru kararlar verir’ deriz. Yanlis kararlar hep o kaliplar yuzunden verilir ve sonu genelde husran.

Sevmenin kalibi yoktur ki oysa. Basarinin, guzelligin, nefretin ve hosgorunun de oyle. Kime gore, neye gore basarili, guzel olunur, hosgoru duyulur, nefret edilir; ve ne zaman. Bunlara kesin yargilarla cevap veren insanlara ben icimden gulumserim ve daha ne cok yanlis karar verip, ne gereksiz yere uzulup, kimlere - en cok da kendilerine- haksizlik yapacaklarini dusunurum. Kesin kurallara ve beynindeki kaliplara gore yasayanlarin daha cok tokezleyecegini gozlemlerim.

Onyargi, sabit fikir, gereksiz ozguvenden olusan bu kaliplari kullanmamaya calisiyorum artik ben de. Ve daha az beklenti yaparak yasiyorum. Evet daha cok hayal kurup daha az beklenti yapiyorum. Cunku biz hayallerimiz gerceklesmeyince degil, gercege daha yakin olan beklentilerimiz gerceklesmeyince daha cok uzuluruz.

Hic mi guvenmeyecegiz kimseye, hep suphe mi edecegiz, ya da herkesi sevecek miyiz? Bununla basetmek icin de emek, saygi ve zamana yer verecegiz her iliskide, her fikirde, her kararda.

Herkese onyargisiz, beklentisiz ve hayallerinin gerceklesecegi ve kaliplara cok takilmadan yasayacagi mutlu haftalar..


11 Temmuz 2012 Çarşamba

Gülümse...SMILE :)


Bazen uyanırsınız içinizde garip bir boşluk hissi, bazen bir gülümseme yüzünüzde, bazen garip bir rüyanın etkisi, bazen saçma sapan bir şarkı takılmış dilinize…Yeni bir gün başlamıştır yine işte ve siz aklınızda o gün yapılacaklar ve yakın planlarla birlikte yeni bir koşturmacaya hazırlanırsınız - belirsizlikler bir kenardan göz kırpar ama aldırmazsınız.

Some days you wake up feeling weird, sometimes with a smile on your face, other day affected by a stupid dream and one day singing a song you have not heard in a while..A new day starts again, and while you have your to do list and short term plans in mind, you get ready for a new restless day – on the other hand ambiguousness of the future blinks from the corner of your mind.

Gün başlar ve unuturuz çoğu zaman bir güne daha uyanabilmenin yeni bir ŞANS olduğunu. Dileyemediğimiz özürler için, göremediğimiz yerler için, okuyamadığımız kitaplar, yazamadığımız yazılar, tadamadığımız yemekler için yepyeni bir şans. 

Then, the day starts and we, one more time, forget how lucky we are to wake up to a new day. A new day and a new opportunity for the apologies we owe, places we haven’t seen yet, for the new books to read, for all other things we want to write and for the food we have not tasted yet. 

Küçük ve saçma mutsuzlukları büyütüp içimizde, küçük ama kocaman gülümsemeleri boşa harcamaya meyilliyizdir çoğu zaman. Hâlbuki o gülümsemelerdir bizi o koşturmacada ayakta tutan ve özel kılan. Gece uyumadan önce duyduğunuz bir ses gülümsetebilir sizi, yeni öğrenmeye başladığınız yabancı dildeki komik bir kelime, pişirdiğiniz kekte gülen surat oluşması, okuduğunuz kitaptaki o cümle ve o bitmez tükenmez trafikte tuttuğunuz şarkının o anki hislerinizle birebir örtüşmesi. Sadece gülümsersiniz, ama o AN müthiş hissedersiniz.

Most of the time we tend to exaggerate the small and stupid problems and waste the small but actually humongous “smiles”. However, it is “those smiles” that makes us special and helps us to hang on. A voice you hear just before you go to bed could make you smile, the funny word you heard when learning a new language, that sentence you read on the book, the smiley-face-cake you just baked, or that song you pick while you are stuck in the traffic.. and its lyrics matching exactly with what you feel at that moment. You just smile but feel so great.

İşte koşturmaca başladı bugün de..Fırsat buldukça gülümseyin aynı bir çocuğun çimlerde koşturan bir ördeği gördüğü zamanki gibi.

Here the craziness started again today..Try to smile any time you have a chance; just like kids when they see a duck running on the grass.

:)